|
Albert Einstein'ın Atatürk'e
Yazdığı Mektup
Ülkemiz tarihi boyunca işçi
göçü ve beyin göçü vermiştir. Hala da vermektedir. Ancak ülkemizin tarihinde
öyle bir dönem var ki o dönem beyin göçü almışız. Almanya'da, Hitler karşıtı
bilim adamları, Hitler'in iktidara gelişiyle birlikte görevlerinden alınmaya
başlanmışlardır.
Bu bilim adamları başlıca iki ülkeyi tercih etmişlerdir.
1-ABD
2-Türkiye Cumhuriyeti...
Einstein o dönem Atatürk'e 40 bilim adamının ismini önermiş ve Atatürk çok
başarılı bu bilim adamlarını Türkiye'ye davet etmiştir. Ve bu 40 bilim adamı
İstanbul Üniversitesi ve Ankara DTCF'de görev alarak, ülkemizde modern bilimin
ve üniversitenin başlamasına diğer Türk bilim adamları ile birlikte öncülük
etmişlerdir. İşte ülkemizin tarihte aldığı en büyük beyin göçünün hikayesi...
Aşağıda Einstein'in Atatürk'e bu konu ile ilgili olarak yazdığı mektup vardır.
Bu mektup bugün, Başbakanlığa bağlı Cumhuriyet Arşivi'nde bulunmaktadır.
Dönemin Başbakanı İsmet İnönü ve Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip Bey'in imzalarıyla...
Ekselansları Atatürk,
OSE Dünya Birliği'nin şeref başkanı olarak, Almanya'dan 40 profesörle doktorun
bilimsel ve tıbbi çalışmalarına Türkiye'de devam etmelerine müsaade vermeniz
için başvuruda bulunmayı ekselanslarından rica ediyorum. Sözü edilen kişiler,
Almanya'da halen yürürlükte olan yasalar nedeni ile mesleklerini icra
edememektedirler. Çoğu geniş tecrübe, bilgi ve ilmi liyakat sahibi bulunan bu
kişiler, yeni bir ülkede yaşadıkları takdirde son derece faydalı olacaklarını
ispat edebilirler.
Ekselanslarından ülkenizde yerleşmeleri ve çalışmalarına devam etmeleri için
izin vermeniz konusunda başvuruda bulunduğumuz tecrübe sahibi uzman ve seçkin
akademisyen olan bu 40 kişi, birliğimize yapılan çok sayıda müracaat arasından
seçilmişlerdir. Bu ilim adamları, hükümetinizin talimatları doğrultusunda
kurumlarınızın herhangi birinde bir yıl boyunca hiçbir karşılık beklemeden
çalışmayı arzu etmektedirler.
Ekselanslarının sadık hizmetkarı olmaktan şeref duyan
Prof. Albert Einstein
Atatürk Hakkında
Bilmedikleriniz
*Atatürk`ün dünyada
`başöğretmen' sıfatlı tek lider olduğunu,
*Bir geometri kitabı yazdığını,
*Üçgen, açı, dikdörtgen gibi ve 48 tane geometri teriminin (Türkçe) isim
babasının bizzat Mustafa Kemal olduğunu,
*Norveççe`de `Atatürk gibi olmak` diye bir deyim olduğunu.
''Atatürk'' çiçeği'nin adını, çiçeği bulan Wanderbit Üniversitesi
profesörlerinden doktor Kirk Landın`in koyduğunu ve bu çiçeğin tüm dünyada bu
isimle üretilip satıldığını,
*Yunan başkomutanı Trikopis`in, hiçbir zorlama ve baskı olmadan her Cumhuriyet
bayramında Atina'daki Türk büyükelçiliğine giderek, Atatürk`ün resminin önüne
geçtiğini ve saygı duruşunda bulunduğunu,
*''Mimber'' adında bir gazete çıkarttığını ve 52 sayı yayımlanan gazetede ilk
defa sansür kelimesi geçtiğini,
*Kurtuluş Savaşı'nda rütbe alan bir çok kadın askerlerimizin olduğu, dünya
tarihine geçen tek bir üsteğmenimizin olduğunu, Üst teğmen Kara Fatma'nın 700
erkek, 43 kadından oluşan bir müfrezenin reisliğine bizzat Atatürk tarafından
atanmış olduğunu,
*Bir röportajda Birleşmiş Milletlere üye olmayı düşünüyor musunuz?" diye
sorulduğunda "Şartlarımızı koyarız, kabullerine bağlı. Biz müracaat
etmeyiz üye olmak için, davet gelirse düşünürüz" dediğini ve bunun üzerine
BM yasasının değiştirildiğini ve üyeliğe davet edilen ilk ülkenin Türkiye
Cumhuriyeti olduğunu,
*1938'de, General McArthur'un en zor, en problemli, en buhranlı döneminde,
danışman, senatör ve bakanlarından oluşan yüz yirmiden fazla kişiye; "Şu
anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal'i görmek için neler
vermezdim" dediğini,
*1938'de Ata`nın ölümünde Tahran gazetesinde yayınlanan bir şiirde;
"Allah bir ülkeye yardım etmek isterse onun elinden tutmak isterse başına
Mustafa Kemal gibi lider getirir" denildiğini,
*1996'da Haiti Cumhurbaşkanının vasiyetinde, mezar taşına yazılmasını istediği
metinde; "Bütün ömrüm boyunca Türkiye'nin lideri Mustafa Kemal Atatürk'ü
anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm" yazdığını,
*2000'de ABD Başkanı'nın milenyum mesajında; '' Milenyumun hiç şüphe yoktur ki
tek devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk'tür. Çünkü o yılın değil asrın lideri
olabilmeyi başarmış tek liderdir" denildiğini,
*2005'de Amerika'nın en ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr. Johns`un
önerisinin "Türkiye ekonomiyle savaşta bir tek Atatürk'ü örnek alsın
yeter" olduğunu,
*2006'da ise AB Uyum yasaları gereğince devlet dairelerinden Atatürk
resimlerinin kaldırılmasının istendiğini,
BİLİYOR MUYDUNUZ!!!
Atatürk'ten Torpil
Yıl 1934, o donemde Milli
Eğitim Bakanlığı Ulus'tadır. Bakan ise Niğdeli Abidin
Özmen'dir. Bakan, makamında çalışmaktadır.
Kapı çalınır. Bakan gür sesi ile:
-Giriniz! der
Atatürk'ün yaverlerinden biri, yanında iki çocukla makama girerler. Hoş beşten
sonra
yaver, Bakan Abidin Özmen'e bir zarf uzatır. Bakan konuklara yer gösterir ve
zarfı açar. Atatürk'ten gelen bir mektuptur bu:
Bay Abidin Özmen, Milli Eğitim Bakanı...
Abidin Özmen zarfı özenle açar ve mektubu dikkatle okur:
-Yaver Beyle, size iki fakir ve kimsesiz çocuk gönderiyorum. Bu çocukları, uygun
göreceğiniz bir liseye (parasız yatılı olarak) kaydını yaptırıp...
Bu, Atatürk'ün bir emridir. Kesinlikle yerine getirilecektir. Bakan Abidin
Özmen, Orta Öğretim Genel Müdürü'nü çağırtır ve şu direktifi verir:
-Yaver Bey'in yanındaki bu iki çocuğun evrakını alını ve bu çocukları
Haydarpaşa
Lisesi'ne paralı yatılı olarak kaydını yaptırıp her ikisi için de üçer yıllık
paralı yatılı
makbuzlarının veli ve ödeyen hanesine Atatürk'ün ismini yazdırarak bana
getiriniz, der.
Bakanın emri yerine getirilmiştir. Abidin Özmen de kısa bir mektup yazarak
Yaver Bey'le Atatürk'e yollar.
Mektubun içeriği şöyle:
-Muhterem Atatürk, Yaver Bey ile göndermiş olduğunuz iki çocuk hakkında
emirlerinizi
aldım. Ancak, arkasında Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve Cumhurbaşkanı Atatürk
gibi biri bulunduğu için; bu iki çocuğu fakir ve kimsesiz olarak kabul etmeme,
hem
yasalarımız, hem de mantığımız izin vermedi. Bu nedenle her iki çocuğun da
emirleriniz gereği Haydarpaşa Lisesi'ne paralı yatılı olarak kayıtlarını
yaptırdım. Çocukların üçer yıllık okul taksitlerine ait makbuzları ekte takdim
ediyorum...
Atatürk bu mektup üzerine, devrin Başbakanı İsmet İnönü'ye telefon ederek:
-Bak, senin Milli Eğitim Bakanın bana ne yaptı, diyerek olayı anlatmış.
İnönü, Bakan'ı adına özür dilemiş.
Atatürk:
-Yok! özür dileme. Çok memnun oldum. Keşke her devlet adamı bu medeni
cesarete sahip olabilse ve doğruyu gösterebilse...demiş...
( Bu anı Yüksek Mimar H.Rahmi Özmen'in amcası, M.E.B. Bakanı Abidin Özmen ve
Atatürk arasında geçer. Tarihi değeri olan ve hiç bir yerde yayımlanmayan bu
anının unutulup gitmesine gönlü razı olmayan Bakanın yeğeni H.Rahmi Özmen
15.08.1985
Günlü bir mektupla gazeteci yazar Vahap Okay'a iletir. O da 15.09.1985 tarihli
KOLAY İLAN adlı gazetesinde yayımlar. Bu kaynaktan alınmadır.)
Anzaklı Ömer'in Hikayesi
Türk olmanın nasıl bir şey
olduğunu unutanlara hatırlatmak için, Türk olmanın tadına varmak için, lütfen
okuyun.
Çanakkale savaşlarınıda yaşanan hikkayenin gerçek kahramanının ağzından
anlatılan öyküsü.
Anzaklı Ömer'in Hikayesi 1957 Yılında İstanbul TIP Fakültesi'nden mezun olup
ihtisas yapmak üzere ABD'ye giden doktor Ömer Musluoğlu, görev yaptığı hanede
başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:
Amerika 'ya gittiğim ilk yıllar... New York'ta Medical Center Hospital'da görev
almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak,
elektrokardiyografi çekmek gibi işler..
Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direkt olarak hasta muayenesine,
tedavisine verilmiyor. Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum. Bir
hastaya gittim. Yaşlıca bir adam, tahminen yetmiş beş yaşlarında..
-Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız? dedim.
Adamcağız kanserdi ve aynı zamanda kansızdı... Kolunu açtım, baktım pazusunda
bir Türk bayrağı dövmesi var. Çok ilgimi çekti, kendisine sormadan edemedim:
-Siz Türk müsünüz?
Kaşlarını yukarıya kaldırarak "hayır" manasında bir işaret yaptı.
Ama ben hala merak ediyorum.
-Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?
-Aldırma öylesine bir şey işte, dedi.
Ben yine ısrarla:
-Fakat benim için bu çok önemli, çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim
bayrağım...
Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde
sordu:
-Siz Türk müsünüz?
-Evet, Türküm...
İhtiyar gözlerime tanıdık bir göz arıyor gibi baktı.
Anlatmaya başladı:
-Yıl 1915. Çanakkale diye bir yer var Türkiye'de... Orada savaşmak üzere bütün
Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben, Avustralya Anzaklarındanım.
İngilizler bizi toplayıp dediler ki:
-Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara
karşı cephe açmış durumda... Birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok
önemlidir. Biz de inandık sözlerine ve savaşmak isteyenler arasına katıldık...
Beynimizi yıkayan İngilizler Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını
Çanakkale'ye sevk ediyormuş. Bizi gemilere doldurup MISIR'a getirdiler. Orada
birkaç ay talim gördük, sonra da bizi alıp Çanakkale'ye getirdiler.
Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce
yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler gibi geceyi gündüze çeviriyordu.
Her taarruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can
veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti gördükçe
şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da
fazlaydık.
Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum
ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar.
Meğer bu barbarlıktan değil, kalplerindeki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş. Biz
karaya çıktık. Taarruz edeceğiz, bizi püskürtüyorlar... Tekrar taarruz
ediyoruz, bizi gene püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz..
Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden
geçmişim. Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların arasında buldum. Nasıl
korktuğumu anlatamam. İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak
tanıttı ya... Ama dikkat ettim, bana hiç de öfkeli bakmıyorlar, yaralarımı
sarmışlar.
İyice kendime gelince bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler
bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile
kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şok olmuştum doğrusu... Dedim ki
kendi kendime:
-Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürürler ama öldürmüyorlar... Veyahut
isteseler önceden öldürebilirlerdi.. Halbuki beni cephenin gerisine
götürdüler...
Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı.
Bu duygularla 'Yazıklar olsun bana' dedim. 'Böyle asil insanlarla ben niye
savaşıyorum, niye savaşmaya gelmişim? Bu İngiliz milleti ne yalancıymış, ne
kadar Türk düşmanıymış' diyerek pişman oldum...Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor
ki... Bu iyiliğe karşı ne yapsam diye düşündüm durdum günlerce...
Nihayet bizi serbest bıraktılar. Memleketime döndüm.
İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu Türk bayrağı
dövmesini yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte...
Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti:
-Talihin cilvesine bakın ki, o zaman ölmek üzere iken yaralarımı iyileştirerek,
sıhhate kavuşmama çaba sarf eden Türkler idi.
Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarf eden
yine bir Türk... Ne garip değil mi? Avustralya'dan Amerika'ya gelirken bir Türk
ile karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Siz Türkler gerçekten çok merhametli
insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar, buna bütün kalbimle inanıyorum.
Peşinden nemli gözlerle:
-Bana adınızı söyler misiniz? dedi.
-Ömer, cevabını verdim.
Merakla tekrar sordu:
-Peki niçin Ömer ismini vermişler sana?
-Babam Müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham alarak bana Ömer adını
vermiş.
-Senin adın Müslüman adı mı?
Ben:
-Evet, Müslüman adı, deyince yüzüme baktı, doğrulmak istedi.
Onun yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu,yüzüme bakarak dedi
ki:
-Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Josef Miller idi, şimdiden sonra
"Anzaklı Ömer" olsun.
-Olsun, dedim.
-Peki doktor beni Müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu ?
Şaşırdım, nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti.
Meğer o bunu hep düşünüyormuş da kimseyle konuşup soramadığı için
gerçekleştirememiş...
-Tabii, dedim.. Müslüman olmak çok kolay.
Sonra kendisine imanın ve İslam'ın şartlarını anlattım, kabul etti. Hem
kelime-i şehadet getiriyor, hem de ağlıyordu...
Mırıldandı:
-Siz Müslümanlar tespih çekersiniz, bana da bir tespih bulsan da ben de
yattığım yerden tespih çekerek Allah'ımı ansam olur mu?
Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakk'ı zikretmeyi ihmal
etmiyormuş. Hemen bir tespih bulup kendisine getirdim. Hasta yatağında tespih
çekiyor, biz de tedavisiyle ilgileniyorduk.
Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti:
-Beni yalnız bırakma olur mu?
-Ne gibi Ömer amca?
-Ara sıra gel de bana İslamiyet'i anlat!.. Sen çok güzel şeylerden
bahsediyorsun.
O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor.
O günden sonra her gün yanına gittim, bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım.
Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum,
hastanenin genel hoparloründen bir anons duydum:
-Doktor Ömer, lütfen 217 numaralı odaya gidin!
Hemen yukarı çıktım. Ömer amcanın odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen
şöyleydi: Sağ elinde tespih, açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk
bayrağı, göğsünde imanı ile koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu.
Hemen başucuna oturdum, kendisine kelime-i sehadet söylettirdim, o şekilde
kucağımda ruhunu teslim etti...
Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk Milletine
olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu.
Ne yalan söyleyeyim, ağladım...
Devlet Adamı
Atatürk'ün başyaveri Salih
Bozok anlatıyor.
Başkumandan, düşmandan kurtardığı İzmir'de geçireceği ilk gecesinin tarif
edilemez sevincini yaşıyordu.
İzmir'deki yeni evinde Mustafa Kemal Paşa ilk gecesini çalışarak geçirdi.
Kendisi için zengin bir sofra hazırlandığı halde hiçbir yemeğe dokunmadan ufak
tefekle karnını doyurdu ve geç vakitlere kadar çalıştı. Ertesi sabah erkenden
uyanmıştık. Hafif bir kahvaltıdan sonra vilayet konağına gittik ve doğruca
Vali'nin odasına girdik. Vali, İngiliz Konsolosu ile konuşuyordu. Biz gelince
Vali ayağa kalktı ve Konsolos ile Mustafa Kemal Paşa'yı tanıştırdı. Konsolos,
iyi Türkçe biliyordu. Paşa Vali'ye sordu:
-Konu nedir?
Vali anlattı:
-Sayın Konsolos, İngiliz tebaasından olan vatandaşlar ile Rum, Ermeni, Yahudi
gibi azınlıkların güven altında bulunduklarını belirtir bir "güvence"
istiyorlar. Ben kendilerine herkesin eşit biçimde güven altında
olduklarını bildirdim.
Mustafa Kemal Paşa, konsolosun Türkçe bildiğini biliyordu, öyle olduğu halde
öfkesini belirtmek için sordu:
-Ee, peki daha ne istiyormuş?
Bu soruya konsolos Türkçe cevap verdi.
-Tebaamız hakkında hükümetinizden yazılı teminat istiyorum!
Konsolos garip bir biçimde diklenmişti...
Paşa'nın sesi havada kırbaç gibi şakladı:
-Yunanlılar zamanında kendi tebaanızı daha emniyette mi görüyordunuz?
Konsolos gerisinde İngiliz devletinin bulunduğunu belli eden bir kasılma ile:
-Evet, dedi. Yunanlılar burada iken tebaamızı emniyette görüyorduk.
-Öyleyse buyrun tebaanızla birlikte Yunanistan'a gidin, efendim!
Konsolos kendisinden umulmayacak bir cesaret gösterdi:
-Yani majestelerimin hükümetine savaş mı açıyorsunuz?
Mustafa Kemal iyice öfkelenmişti fakat öfkesini tuttu ve konsolosa:
-Siz kiminle ve ne konuştuğunuzu biliyor musunuz?.. Ben Türkiye Büyük Millet
Meclisi Başkanı ve Türk Orduları Başkomutanıyım. Savaş açmaya, barış yapmaya
hakkım var. Siz kimsiniz!.. Hükümetiniz adına savaş ve barış görüşmeleri
yapmaya yetkili misiniz? Böyle bir yetkiniz varsa görüşelim. Yoksa (eliyle
kapıyı gösterdi) buyurunuz efendim!..
O kasım kasım kasılan konsolos, Mustafa Kemal Paşa'nın son cümlesi üzerine
sapsarı kesildi ve tek bir kelime söylemeden kapıdan çıktı gitti.
Mustafa Kemal Paşa arkasından bir sure baktıktan sonra Vali'ye dondu:
-Yüz vermeyin Vali Bey! Bunlar karşılarında hala Babaili Hükümeti var
sanıyorlar. Bir zırhlısı önünde pısacak, bir blöfü önünde yelkenleri suya
indirecek "devletçik" sanıyorlar bizi!.. Küstahlığın derecesine
bakın, bana "savaş mı açıyorsunuz?" diye soruyor, barut kokan bir
odada sorduğuna bak!.. savaş halinde değil miyiz sanki!..
Hiç Birinize Kıyamadım
İzmir kurtuldu, çok tatlı
bir yorgunluk, Ankara'ya hareket edecekler.
Trene binerler kompartımana çekilirler. Ertesi gün kompartımanı çalar
yaveri, açar yorgun, bitkin, kravatını yıkamaktadır Atatürk.
Yaveri:
-"Ya paşam bu ne hal hiç uyumadınız herhalde niye böylesiniz" der.
-"Ya çocuk kompartımanıma yastıkla battaniye koymayı unutmuşunuz. Kolumu
yastık yaptım ağrıdı setremi yastık yaptım üşüdüm bende uyumadım kalktım"
der.
Yaveri:
-"Aman paşam! Birimize haber vereydiniz hemen size bir yastıkla
battaniye getirirdik" der.
Ve bir ülke kurtarmaktan dönen komutan söylüyor bunları tarihi bir cevap
der ki:
-"Geç fark ettim hepiniz en az benim kadar yorgundunuz. Hiçbirinize
kıyamadım. Önemli olan benim uyumam değil milletimin rahat uyuması".
Gazi'nin Bir Anısı
Gazi, çiftliğinde dolaşıp
hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rastladık. Atatürk attan inerek bu
ihtiyar kadının yanına sokuldu:
-Merhaba nine.
Kadın Ata'nın yüzüne bakarak hafif bir sesle:
-Merhaba, dedi.
-Nereden gelip nereye gidiyorsun?
Kadın şöyle bir duralayıp:
-Neden sordun ki, dedi. Buraların sabısı mısın? Yoksa bekçisi mi?
Paşa gülümsedi.
-Ne sahibiyim, ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır.
Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye
gittiğini söyleyecek misin?
Kadın başını salladı:
-Tabii söyleyeceğim, ben Sincan'ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın
geç yetişdiği kavruk köylerinden birindeyim. Bizim mıhtar bana bilet aldı trene
bindirdi, kodum Angara'ya geldim.
-Muhtar niçin Ankara'ya gönderdi seni?
-Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da .... Benim iki oğlum gavur
harbinde şehit düştü. Memleketi gavurdan kurtaran kişiyi bir kez görmeden
ölmeyeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Ben de gün
demeyip mıhtara anlatınca, o da bana bilet alıverip
saldı Angara'ya, giceleyin geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte ağşamdan
belli böyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey.
-Senin Gazi Paşa'dan başka bir isteğin var mı?
Kadının birden yüzü sertleşti.
-Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki... O bizim vatanımızı gurtardı.
Bizi düşmanın elinden kurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi
daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşıyoruz.
Şunun bunun gavur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı?
Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam! demek için düştüm. Onu
görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek.
Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşa'yı bulacağım
yeri deyiver.
Atatürk'ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden belliydi.
Bana dönerek:
-Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanımızdır... Benim köylüm,benim vefalı
Türk anamdır bu.
Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum:
-Anacığım dedim, sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni
buralara kadar koşturan Gazi Paşa yani Atatürk işte karşında duruyor.
Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp,
Atatürk'ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu. İkisi de ağlıyordu.
İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş
ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü atanın ellerini. Ata da onun
ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze
sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk'e uzattı:
-Tek ineğimim sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye
getirdim. Seversen gene yapıp getiririm.
Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi.
Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi:
-Bu anamızı alın, burada iki gün konuk edin. Sonra köyüne götürün. Giderken de
kendisine benim bütçemden üç inek verin armağanım olsun.
Çanakkale'de Ne İşi Varmış?
Cumhuriyet'in ilanından
sonra İstanbul'da bir resepsiyon verilir. Tüm dünya ülkelerinin elçileri ve
ataşeleri de davet edilir.
Davet güzel bir şekilde devam etmektedir fakat İngiliz ataşesi olan binbaşının
bakışları Mustafa Kemal'in gözünden kaçmaz.
Bütün davet boyunca kendisine dik dik bakmıştır ve bakmaya devam etmektedir.
Ne olduğunu öğrenmek için yaverini gönderir.Yaver Mustafa Kemal'e şöyle der:
-Paşam kendisine neden ters bir tavır takındığını sordum, o da bana Mustafa
Kemal'in Çanakkale'de babasını öldürdüğünü söyledi. Bunun üzerine Mustafa Kemal
şöyle der:
-Git sor bakalım babasının Çanakkale'de ne işi varmış?
Mustafa Kemal ve Bakara
Suresi
Mustafa Kemal, kurulacak
devletin şekli ile ilgili toplumun her kesiminden insanlarla görüşmeler
yaparken sıra, mollalar, şeyhler ve din büyüğü geçinen kişilere gelir. Mustafa
Kemal bunlara haber göndertip, gelecek hafta kendileriyle bu konuyu
görüşeceğini ancak konuşmalarının bir temeli olarak katılacak olan herkesin
Bakara suresini 288. ayetine kadar okumalarını rica eder.
Toplantı günü gelip çattığında, Mustafa Kemal kürsüye çıkar ve sorar:
-Arkadaşlar, buraya gelmeden önce hepinizden Bakara suresini 288'e kadar okumanızı
rica etmiştim. Kimler okudu Bakara'yı 288'e kadar?
Salondaki bütün eller istisnasız olarak bu ricayı yerine getirdiklerini
belirtmek için havaya kalkar.
Bunu üzerine Mustafa Kemal sözlerine devam eder:
-Beyler işte, kuracağımız devletin neden din temeline dayanamayacağının açıklaması:
Bakara yalnızca 286 ayettir.
7 - 8 Temmuz 1919
Atatürk; Milli Mücadele
Hareketi'ne başlamak üzere, daha kongrelerin düzenlendiği sıralarda ileride
yapacağı devrimleri de kafasında tasarlamıştı. O, bu devrimleri önceleri gizli
tutmuştu. Mazhar Müfit (Kansu) bunu şöyle nakleder:
-O, hatıra defterime ve günü gününe her olayı not edişime hem memnun olur, hem
de bazen şaka yapmaktan kendisini alıkoymazdı.
-Hafızalarımız zayıfladığı zaman Mazhar Müfit'in defteri çok işimize yarayacak,
derdi. Defteri getirdiğimi görünce, sigarasını birkaç nefes üst üste çektikten
sonra:
-Amma bu defterin bu yaprağını kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar gizli
kalacak. Bir ben , bir Süreyya, bir de sen bileceksin, dedi,. Şartım bu ...
Süreyya da, ben de:
-Buna emin olabilirsiniz Paşam ... dedik.
Paşa bundan sonra :
-Öyle ise önce tarih koy !... dedi.
Koydum : 7-8 Temmuz 1919. Sabaha karşı. Tarihi sayfanın üzerine yazdığımı
görünce :
-Pekala... yaz diyerek devam etti :
-Zaferden sonra hükümet şekli Cumhuriyet olacaktır. Bunu size daha öncede bir
sorunuz nedeniyle söylemiştim. Bu bir.
-İki: Padişah hanedan hakkında zamanı gelince gereken yapılacaktır.
-Üç: Tesettür (örtünme) kalkacaktır.
-Dört: Fes kalkacak, medeni milletler gibi şapka giyilecektir.
Bu anda gayri ihtiyari kalem elimden düştü. Yüzüne baktım. O da benim yüzüme baktı.
Bu, gözlerin bir takılışta birbirine çok şey anlatan konuşuşuydu. Paşa ile
zaman zaman senli benli konuşmaktan çekinmezdim.
-Neden durakladın? Deyince :
-Darılma ama Paşam, sizin de hayalperest taraflarınız var, dedim, gülerek :
-Bunu zaman gösterir. Sen yaz dedi. Yazmaya devam ettim.
-Beş: Latin harfleri kabul edilecek.
-Paşam yeter... yeter... dedim ve biraz da hayal ile uğraşmaktan bıkmış bir
insan edası ile:
-Cumhuriyetin ilanını başaralım da gerisi yeter diyerek, defterimi kapadım ve
koltuğumun altına sıkıştırdım. İnanmayan bir adam tavrı ile :
-Paşam sabah oldu. Siz oturmaya devam edeceksiniz, hoşçakalın diyerek yanından ayrıldım.
Gerçekten de gün ağarmıştı. Süreyya da benimle beraber odadan çıktı. Fakat
burada ve bu anda olayların beni nasıl yanıltıp ve M. Kemal'i doğruladığını
daha doğrusu Mustafa Kemal'in beni nasıl bir cümle ile mahcup ettiğini itiraf
etmeliyim.
Çankaya'da akşam yemeklerinde birkaç defa :
-Bu Mazhar Müfit yok mu kendisine Erzurum'da tesettür kalkacak, şapka
giyilecek, Latin harfleri kabul edilecek dediğim ve bunları not etmesini
söylediğim zaman defterini koltuğunun altına almış ve bana hayalperest olduğunu
söylemişti, dedi.
Em. Tümg. M. ERENGİL "İlginç Olaylar ve Anekdotlarla Atatürk, S.29-30"
Mustafa Kemal İle Görüşme
4 Şubat 1919 tarihinde
Alemdar gazetesinin yazarlarından Refii Cevat (ULUNAY) M. Kemal Paşa ile
Şişli'deki evinde bir görüşme yapar. Refii Cevat bu görüşmeyi şöyle aktarır. :
-Sorularımı bitirip veda etmek üzere ayağa kalktığımda dedi ki:
-Biraz daha oturunuz lütfen.
Oturdum. Şöyle bir konuşma geçti aramızda
-Soracağınız sorular bitti mi?
-Bitti Paşam.
-Bu vatan içine düştüğü bu felaketten nasıl kurtarılır, istiklaline nasıl
kavuşturulur? Diye bir soru sormanızı beklerdim.
-Af buyurunuz Paşa hazretleri, bugün içinde bulunduğumuz bu şartlardan bu
vatanın kurtulmasını en uzak ihtimalle dahi mümkün görmediğim için böyle bir
soru sormadım.
-Siz gene de böyle bir soru sormuş olunuz, ben de cevabımı vereyim, fakat
yazmamak şartıyla.
- Zat-ı alinizi dinliyorum Paşa hazretleri.
-Bakınız Cevat Beyefendi, sizin imkansız gördüğünüz kurtuluş yolları vardır. Bu
gün herhangi bir teşkilatçı Anadolu'ya geçer de milleti silahlı bir direnişe
hazırlarsa bu yurt kurtarılabilir.
Heyecanlanmıştım. I. Dünya Savaşı süresince gücümüzü öylesine tüketmiştik ki
elimizde hiçbir şey kalmamıştı. Harplerden sağ kalanların ise ayakta duracak
halleri yoktu.
-Nasıl olur Paşam! Diye yerimden fırladım. Paşa sakindi :
-Aklınızdan geçenleri tahmin ediyorum, dedi; doğrudur. Görünüş tamamen
aleyhimizde. Ama düşmanlarımız olan bu büyük devletlerin bir de içyüzleri var.
-Nasıl Paşam.
-Anlatayım. Siz sanıyor musunuz ki, savaşı kazanmakla müttefikler aralarındaki
bütün sorunları çözmüşlerdir. Aralarındaki asıl rekabet şimdi başlayacaktır.
Asırlarca birbirleriyle boğuşan Fransızlarla İngilizleri ortak düşman tehlikesi
birleştirdi. Şimdi o eski rekabet bıraktıkları yerden tekrar başlayacaktır.
İtalya'nın da başı dertte. Onlar da her an bir iç karışıklık yaşayabilirler.
Sonuçta, Anadolu'da başlayacak bir milli direnişle hiçbiri mücadele edecek
durumda değildir. Böyle bir mücadelenin tam sırasıdır.
-Paşam, milli direniş, Güzel. Ama neyle? Hangi askerle, hangi silahla, hangi
parayla? Maalesef Paşam, kupkuru bir çölden farksız oldu bu güzel vatanımız.
-Öyle görünür Refii Cevat Bey, öyle görünür. Ama çölden bir hayat çıkarmak
lazımdır. Çöl sanılan bu alemde saklı ve kuvvetli hayat vardır. O, Türk
milletidir. Eksik olan şey teşkilattır. Bu teşkilat organize edilebilirse vatan
da millet de kurtulur.
Mustafa Kemal'e veda ettim; matbaaya geldim. Ne kafam almıştı ne mantığım. Daha
doğrusu anlattıkları bana deli saçması gibi gelmişti. Matbaada arkadaşlar anlat
diyorlardı; neler söyledi? Anlattım:
-Şu sıralar Anadolu'ya geçilir, orada teşkilat kurulur, vatan bağımsızlığına
kavuşur, millet de özgürlüğüne kavuşurmuş, anladınız mı arkadaşlar:
-Bu deli değil, zır deliymiş.
O günlerde, o şartlar içinde İstiklal Mücadelesi'ne atılıp Türkiye'yi
kurtarmaktan söz edenlere karşı herkes benim gibi düşünürdü. O günlerde böyle
düşünen TEK ADAM oydu; TEK ADAM.
Sadi BORAK "ATATÜRK'ün İstanbul'daki Hayatı
Mekke'ye Şapka İle
Gireceksin
Atatürk sağ iken, büyük İslam
kongrelerinden birine biz de çağrılmıştık. Kongre Mekke'de toplanacaktı.
Atatürk'ün bir delege göndermeye razı olup olmayacağını merak ediyorduk.
Hiç tereddütsüz karar verdi. Türklüğünden kibir denecek kadar gurur duyan büyük
adam, milleti ile aynı dinden olanları da gerilik ve kölelikten kurtulmuş
görmek için elinden geleni yapmak istemiştir. Müslümanlık yeniden şereflendikçe
nasıl Türklerin bundan manevi bir hissesi olacaksa, on milyonlarca Müslüman ya
geri, ya köle kaldıkça bundan Türklere de bir utanç payı düşmemek ihtimali var
mıydı?
Biliyordu ki Mekke'ye şapka ile gidilemez. Fakat daha iyi biliyordu ki başlık
ve kıyafet değiştirmekle din değiştirileceğini zanneden bir toplum ne gerilik,
ne de kölelikten sıyrılabilir. Milletvekillerinden Edip Servet Tör'ü çağırdı:
-Mekke'ye gidip beni temsil edeceksin, dedi. Türk'sün ve Müslüman'sın. Türklük,
Müslümanlığın öncüsü ve kılavuzudur. Müslüman milletleri uygarlaşmaktan
alıkoyan batıl inançları yıkmak için Mekke'ye şapka ile gireceksin. Kara
taassup seni parçalamağa bile kalksa, başını vereceksin, fakat eğilmeyeceksin.
Edip Servet Tör, Mekke'ye şapka ile girdi. Müslüman delegelerin en fazla
itibarlısı o idi. Kongrenin sonuna kadar, Mustafa Kemal mucizesine hayranlık
duyan heyetler arasında, Kemalist Türkiye'yi efendice temsil etti.
B.K. ÇAĞLAR, Atatürk Denizinden Damlalar, s.245
Millet Adamı
Atatürk Milli Mücadele'nin
buhranlı günlerinde, Ankara civarında yaptığı bir gezintiden dönerken, yolda
sarıklı bir hocaya rast gelmişti. Konuşurken, üstlerinden geçen uçağı
göstererek, sordu:
-Hocam, bu uçak nasıl uçuyor?
-Ne bileyim ben?.. Öğretmediler ki bize?
-Peki, sen ne bilirsin?
-Ne mi bilirim? Bu uçağa bin dersin, binerim, oradan kendini aşağı at, dersin
atarım... İşte ben bunu bilirim ama, bunu da senden öğrendim, Paşam!
Mustafa Kemal, bu söz
üzerine, yaşaran gözlerini hocadan ayırmadan:
-Var ol hoca!.. Ama, şunu da bil ki, ben de senin gibiyim... Ben de, milletin
hiçbir arzusunu, hiçbir istediğini, hayatım pahasına da olsa, yapmamazlık
edemem!.. diyebilmişti.
N.A.BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s.73-74
Türk Olarak Dünyaya Gelmek
Atatürk, kendisinin
insanüstü bir varlık olduğunu söylemelerini hiç hoş karşılamazdı. Çocukluk
arkadaşı Nuri Conker'in sert şakalarını büyük bir neşe ile dinler ve hepimizin
önünde tekrarlatırdı.
Bir gün sofradakilerden biri:
-Paşam, demişti, kim bilir çocukluğunuzda ne müstesna bir insandınız. Kim bilir
ne eşsiz anılarınız vardır.
Atatürk güldü ve Conker'e döndü:
-Nuri anlatsın, dedi.
Nuri Bey her zamanki şakacı diliyle:
-Bakla tarlasında karga çobanlığı ederdi, yanıtını verdi. Deminki soruyu soran
kişi, sözün bu yola dökülmesinden fena halde ürktü. Soruyu ortaya attığına bin
kez pişman oldu.
-Aman efendimiz, diyecek oldu, Atatürk hemen sözünü kesti:
-Bana, insanlar üstünde bir doğuş atfetmeye kalkışmayınız. Doğuşumdaki tek
olağanüstülük Türk olarak dünyaya gelmemdedir.
Hadi BESLEYİCİ, "Atatürk'ü Anlamak", s.117-118
Atatürk ve Alkışlar
Yaşadıkları sürece yığınlara
hakim olmuş, alkışlar ve takdirler toplamış nice tarihi kişiler, hayatlarında
veya ölümlerinden sonra zaman çarkının dişlileri arasında kaybolup gittiler.
Bunlar "Yalancı Şöhretler'di ve yaptıkları köksüzdü, temelsizdi. Bunun içindir
ki, eserlerinin ömrü, kendi ömürlerini aşamadı.
Bunların çoğu, lehlerinde yapılmış bir takım gösterilerin gururuna da
kapıldılar. Ve bunları "ebedi yaşama"nın bir delili sandılar. "Zafer
sarhoşluğu"nun uykusunda kaybolup gittiler.
Atatürk'e 12 yıl yaverlik yapmış olan Sayın Naşit Mengü'nün çeşitli anılarını
dinlerken, bir yandan da bunları düşünüyordum: Atatürk, kendisi hakkındaki
büyük sevgi gösterileri karşısında nasıl duygulanıyor, neler düşünüyordu?
Bu soruma Naşit Mengü şu cevabı verdi:
-Yıl 1927... Atatürk, Anadolu'ya geçtikten sonra ilk defa İstanbul'a dönüyor.
Bütün kent halkı sokakları ve denizleri kaplamış. Bayramların en büyüğünü
yaşıyorlar. Kıyılardan, denizlerdeki sandallardan Atatürk'ün motoruna doğru
eller uzanıyor, "Yaşa, Varol" sesleri kubbelerde yankılar yapıyordu.
Atatürk de ayakta, mendil sallayarak bu sevgi gösterilerine karşılık veriyor.
Ben, rahmetli Salih Bozok'la Ata'nın bir adım gerisindeyiz. Rahmetli Salih, halkın bu
coşkun gösterilerinden çok heyecanlandı. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
Gazi'ye eğilerek:
-Paşam, dedi, halkın şu coşkun tezahürlerine bakınız. Bu millet ebediyete kadar
uğrunuza ateşe atılmakta tereddüt etmez.
Atatürk, şu cevabı verdi:
-Kendilerine faydalı olduğunuz, onlara müspet yolda hizmet ettiğiniz müddetçe
milletin sevgisini kazanabilirsiniz. Vaatlerinizi yerine getirmez, milletin
refahına hizmet etmezseniz bu gün bizi alkışlayan bu topluluk yarın yuhalar.
Sadi BORAK, Bilinmeyen Yönleriyle Atatürk, s.85
Atatürk ile Suikastçi
İzmir'de hazırlanan o
alçakça suikastten sonra, bir gün bize Atatürk şu olayı anlatmıştı:
- "Ziya Hurşit'in beni öldürmek için görevlendirdiği iki zavallı vardı.
Sorguları yapıldıktan sonra bunlardan birini yanıma çağırdım. Odada kimse yoktu.
Kendisine sordum; sen Mustafa Kemal'i öldürecekmişsin, öyle mi?"
- "Evet!" dedi.
Ben gene sordum:
- "Mustafa Kemal, ne yapmış ki onu öldürecektin?"
- "Fena bir adammış da... Memlekete çok fenalık yapmış!... Sonra, bize onu
öldürmek için para da vereceklerdi!.."".
- "Sen Mustafa Kemal'i tanıyor musun?
- "Hayır!
- "O halde, tanımadığın bir adamı, nasıl öldürecektin?..."
- "Geçerken işaret edecekler, "Mustafa Kemal, işte budur!" diyeceklerdi. Biz de
öldürecektik."
O zaman cebimden tabancamı çıkararak, kendisine uzattım:
- "Mustafa Kemal benim!... Haydi, al eline tabancayı... Öldür!..." dedim.
Adam, benden bu cevabı alınca, yıldırımla vurulmuş gibi oldu. Bir müddet şaşkın
yüzüme baktıktan sonra, diz üstü kapanarak hüngür hüngür ağlamaya başladı.
Atatürk ve nöbetçi
İtalyanların Habeş Harbi
sıralarında idi. Ege kıyılarında kıta ve tahkimat komutanları çok titiz
davranıyorlar, kıtaya herhangi bir yabancının sızması olasılığına karşı erleri
sık sık uyarıyorlardı.
Bu günlerin birinde Atatürk'ün teftişe geleceği haber alındı. Atatürk
beklenilen günde yanındaki erkanı ile geldi. Kıtaları teftiş edip dolaşmaya
koyuldu.
Savunma mevzilerinden birine giden yolun dönemecinde Atatürk birdenbire durdu.
Yanındakilere:
- "Siz beni burada bekleyiniz, ben yalnız gideceğim" dedi.
Yanındaki komutanlar tereddütle birbirlerinin yüzüne baktılar. Fakat, tabii bir
şey söyleyemediler.
Atatürk patikanın kıvrımını döndü. Koruganın hakim bir noktasında nöbet
bekleyen Mehmetçiğe doğru yürüdü. Uzaktan gelen bir sivilin kendisine doğru
yürüdüğünü gören Mehmetçik hemen silahına davrandı. Daha fazla yaklaşmasına
izin vermeden gür sesi ile:
- "Dur!..." diye gürledi.
Atatürk bu kesin ihtar karşısında durarak:
- "Sen beni tanımıyor musun? Ben kimim?"
- "Mustafa Kemal'sin komutanım."
- "Peki sen benim Mustafa Kemal olduğumu biliyorsun da hala neden yasak,
diyorsun?..."
Mehmetçik bir an durakladı.
Herhalde teftişten haberi vardı. Fakat onun bildiği Atatürk, yanında
kalabalıkla gelirdi. Böyle yapayalnız gelmezdi. Bir an daha düşündükten sonra
kafasını salladı ve safiyetle yanıt verdi:
- "Komutanım, Mustafa Kemal'sin Mustafa Kemal olmasına ama... Düşmanların işine
akıl sır ermez... Birini sana benzetir içeri sokarlar... Gözünü seveyim sen şu
bizim yüzbaşıyı al birlikte gel, o zaman nereye istersen git!"
Atatürk, geri döndükten sonra komutanlara bunu anlattı. Bu mert ve uyanık eri çavuşluğa yükselttirdi.
Atatürk ve Sakal Meselesi
Atatürk Amasya ziyaretinde
Vali konağında yörenin ileri gelenleri ile sohbette. Bir ara tam karşısında oturan
birine takılır gözleri. Yaşı ellinin üzerinde bu adam beline kadar inen
sakalıyla Atatürk'ün dikkatini çeker.
Ata, yanındaki valinin kulağına eğilip sorar:
- "Kimdir bu?"
Vali yanıt verir:
- "Efendim kendisi Şıh'tır. Yörede çok hatırlısı vardır."
Atatürk Şıh'ı yanına çağırır ve:
- "Bak baba, imanın ölçüsü sakalın boyunda değildir. Şunu rica etsem de en
azından Peygamber Efendimizinki gibi kısaltsan" der ve eliyle de boyun altı
hizasını gösterir.
Şıh:
- "Emrin olur Paşam" diyerek yerine çekilir.
Aradan zaman geçer, bir akşam Atatürk Amasya'daki Şıh'ı hatırlar ve valiyi
telefonla arayıp durumu sorar.Vali nasıl söyleyeceğini bilememekle birlikte,
Şıh'ın sakal boyunda en küçük bir kısalma bile olmadığını aksine kimselere el
sürdürmediğini anlatır.
Atatürk telefonu kapatır, kağıdı kalemi eline alır ve az sonra nazırını
çağırıp,yazdığı yazıyı Amasya Valiliği'ne tebliğ etmesini ister.
Ertesi gün Amasya'dan bir haber gelir ki Şıh Efendi Ata'yı görmek üzere
Ankara'ya yola çıkmış...
Şıh gelir Ata'nın karşısına çıkar. Sakal tamamen kesilmiş,"sinekkaydı bir tıraş
olunmuş, saçlar kısaltılmış, kılık kıyafet baştan sona değiştirilmiş, bambaşka
bir görünüme bürünülmüştür.
Atatürk'ün mesai arkadaşları bu değişimi anlayamaz ve Ata'ya sorarlar:
- "Aman Paşam, o Şıh ki sakalına el dahi sürdürmezdi, siz ne ettiniz de kökünden
kesmesini sağladınız?"
Ata gülümser, sonra da yanındakilere dönüp:
- "Dün akşam Amasya Valiliği'ne bir yazı gönderdim ve Şıh'ı Afyon'a vali
atadığımı bildirdim" der.
Ardından da yeni bir yazı hazırlayıp nazırına bu yazıyı da Şıh'a vermesini söyler.
Yazıda söyle yazmaktadır:
- "İnancın ölçüsünün sakalda olmadığını anladığına sevindim. Valilik meselene
gelince, bugün koltuk uğruna kırk yıllık sakalından vazgeçebilen yarın başka
şeyler için milletinden bile vazgeçebilir. Seni böyle bir ikileme mahkum
bırakmayalım. Kal sağlıcakla..."
Milleti Kurtarıncaya Kadar
Atatürk, "Mübarek vatan ve
milleti parçalanmak tehlikesinden kurtarmak ve düşman emellerine kurban etmemek
için açılan Milli Mücadele'de, uğrunda milletle beraber serbest bir surette
çalışmaya resmi ve askeri sıfatım artık engel olmaya başladı" diye istifasını
vererek, Milletin bağrında mücadele için yer aldığını bildirdikten sonra,
Erzurum'da ilk kongreyi toplamakla uğraşırken, İstanbul hükümeti de, durumundan
fena halde kuşkulanarak, Sivas, Bitlis, Van ve Erzurum vilayetlerine:
"Askerlik mesleğinden istifa eden sabıkalı Paşa Mustafa Kemal Bey, veyahut
Efendi nerededir? Ne ile meşguldür, hangi işle uğraşmaktadır? Acele
bildirilmesi," diyen telgraflar çektiği zaman, Erzurum'da vali vekili bulunan
Kadı Mehmet Hilmi Efendi de, telaşa düşmüş, ne cevap vereceğini bilemeyerek,
bir yandan İstanbul hükümetine:
"... Halihazırdaki vaziyetine göre, kendisi ikametgahında bulunarak kendi
işleri ile meşgul oluyor ve dışarıyla nadiren temasta bulunduğu anlaşılmıştır."
diye cevap verirken, aynı zamanda meseleyi Mustafa Kemal Paşa'ya da
bildirmişti.
Bu cevabı görünce gülen Mustafa Kemal Paşa:
-Hocam, demişti, cevabın güzel ama, bakalım inandırabilecek misin?..
İstanbul'dakiler de, gerçekte, içleri rahat etmek için böyle bir cevap
isterlerse de, beni de bilirler... Benim kendi işlerim, milletin işlerinden
ibarettir. Yoksa, yazdığın gibi, evime çekilir, yan gelir, yatardım. Ne çare
ki, yatsam da, milletin geleceğini düşünürken, gözüme uyku girmez... Ama, sen
tekrar sorarlarsa, yine böyle de... Hatta, sizlere ömür, vefat etti, de!.."
Bu söz üzerine, üzüntüyle:
-Allah esirgesin Paşam, öyle söz olur mu? İnşallah çok yaşarsın!...
Deyince, Mustafa Kemal Paşa'nın cevabı şu olmuştu:
-Daha pek çok değil, yalnız milleti ve vatanı kurtarıncaya kadar... Allah'tan
başka bir şey istemem..."
Türk Olarak Dünyaya Gelmek
Atatürk, kendisinin
insanüstü bir varlık olduğunu söylemelerini hiç hoş karşılamazdı. Çocukluk
arkadaşı Nuri Conker'in sert şakalarını büyük bir neşe ile dinler ve hepimizin
önünde tekrarlatırdı.
Bir gün sofradakilerden biri:
-Paşam, demişti, kim bilir çocukluğunuzda ne müstesna bir insandınız. Kim bilir
ne eşsiz anılarınız vardır.
Atatürk güldü ve Conker'e döndü:
-Nuri anlatsın, dedi.
Nuri Bey her zamanki şakacı diliyle:
-Bakla tarlasında karga çobanlığı ederdi, yanıtını verdi. Deminki soruyu soran
kişi, sözün bu yola dökülmesinden fena halde ürktü. Soruyu ortaya attığına bin
kez pişman oldu.
-Aman efendimiz, diyecek oldu, Atatürk hemen sözünü kesti:
-Bana, insanlar üstünde bir doğuş atfetmeye kalkışmayınız. Doğuşumdaki tek
olağanüstülük Türk olarak dünyaya gelmemdedir.
Hadi BESLEYİCİ, "Atatürk'ü Anlamak", s.117-118
Gazi'nin Bir Anısı
Gazi, çiftliğinde dolaşıp
hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rastladık. Atatürk attan inerek bu
ihtiyar kadının yanına sokuldu:
- "Merhaba nine.
Kadın Ata'nın yüzüne bakarak hafif bir sesle:
- "Merhaba" dedi.
- "Nereden gelip nereye gidiyorsun?"
Kadın şöyle bir duralayıp:
- "Neden sordun ki, dedi. Buraların sabısı mısın? Yoksa bekçisi mi?
Paşa gülümsedi.
- "Ne sahibiyim, ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır.
Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye
gittiğini söyleyecek misin?"
Kadın başını salladı:
- "Tabii söyleyeceğim, ben Sincan'ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın
geç yetişdiği kavruk köylerinden birindeyim. Bizim mıhtar bana bilet aldı trene
bindirdi, kodum Angara'ya geldim."
- "Muhtar niçin Ankara'ya gönderdi seni?
- "Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da .... Benim iki oğlum gavur
harbinde şehit düştü. Memleketi gavurdan kurtaran kişiyi bir kez görmeden
ölmeyeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Ben de gün
demeyip mıhtara anlatınca, o da bana bilet alıverip saldı Angara'ya, giceleyin
geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte ağşamdan belli böyle kendimi ordan
oraya vurup duruyom bey."
- "Senin Gazi Paşa'dan başka bir isteğin var mı?
Kadının birden yüzü sertleşti.
- "Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki... O bizim vatanımızı
gurtardı. Bizi düşmanın elinden kurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını onlara
çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşıyoruz.
Şunun bunun gavur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı?
Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam! demek için düştüm. Onu
görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyon, bana bir
yardım ediver de Gazi Paşa'yı bulacağım yeri deyiver.
Atatürk'ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden belliydi.
Bana dönerek:
- "Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanımızdır... Benim köylüm,benim
vefalı Türk anamdır bu." Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum:
- "Anacığım" dedim, sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni
buralara kadar koşturan Gazi Paşa yani Atatürk işte karşında duruyor."
Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp,
Atatürk'ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu. İkisi de ağlıyordu.
İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş
ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü atanın ellerini. Ata da onun
ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze
sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk'e uzattı:
- "Tek ineğimim sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye
getirdim. Seversen gene yapıp getiririm." Paşa hemen orada bezi açıp peyniri
yedi. Çok beğendiğini söyledi. Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere
şu emri verdi:
- "Bu anamızı alın, burada iki gün konuk edin. Sonra köyüne götürün. Giderken
de kendisine benim bütçemden üç inek verin armağanım olsun."
Atatürk'e Bir Köylünün Cevabı
Tarihimiz sayısız savaşlarla
doludur. Biz bu savaşlardan baş kaldırıp ne memleketi imar edebilmiş, ne de
kendimiz refaha kavuşmuşuzdur. Bunun sebebi, bizim suçumuz olduğu kadar
düşmanlarımızın da suçudur. Çünkü başta Ruslar olmak üzere düşmanlarımız hep
şöyle düşünürlerdi; "Türklere rahat vermemeli ki, başka sahalarda
ilerleyemesinler..."
Bunun için de sık sık başımıza belalar çıkarırlar, savaşlar açarlar, Balkan
milletlerini "İstiklal" diye kışkırtırlardı.
Biz böyle durmadan savaşırken de o zamanlar askere alınmayan gayri müslimler
zenginleşirlerdi.
Onların neden zengin, bizim neden fakir kaldığımızı bir köylü, Atatürk'e
verdiği kısa bir cevap ile çok güzel açıklamıştır.
Atatürk, Mersin'e yaptığı seyahatlerden birinde, şehirde gördüğü büyük binaları
işaret ederek sormuş:
- "Bu köşk kimin?"
- "Kirkor'un..."
- "Ya şu koca bina?"
- "Yargo'nun..."
- "Ya şu?"
- " Salomon'un..."
Atatürk biraz sinirlenerek sormuş:
- "Onlar bu binaları yaparken ya siz nerede idiniz?" Toplananların arkalarında
bir köylünün sesi duyulur:
- "Biz mi nerede idik? Biz Yemen'de, Tuna Boyları'nda, Balkanlar'da, Arnavutluk
Dağlarında, Kafkaslar'da, Çanakkale'de, Sakarya'da savaşıyorduk paşam..".
Atatürk bu anısını naklederken:
- "Hayatımda cevap veremediğim tek insan bu ak sakallı ihtiyar olmuştur" der
dururdu.
Niyazi Ahmet BANOĞLU, Atatürk'ün Nükteleri-Fıkraları-Hatıraları, s.18
Atatürk'ün Kehanetleri
Atatürk'ün büyük bir önsezi
yeteneği olduğunu, 1932 yılında Amerikalı General
Mc Arthur ile yaptığı
görüşmede kendisine:
- "Almanlar kendilerini siyasi bir akıma kaptırırlarsa 1940-1945 yılları
arasında savaşırlar. Bu savaş çok kanlı olur, ancak Amerika müdahale ederse
biter, bu savaşın esas galibi ise Rusya olur" dediğini,
1907 yılında bu günkü Türkiye haritasının nerede ise (Musul ve Kerkük hariç) aynısını
çizdiğini, Çanakkale Savaşı'ndan 2 ay önce İngiliz ve Fransızların
saldıracakları noktayı söylediğini, 1936 yılında;
- "60 yıl sonra Rusya 60 parça olacak" dediğini, biliyor muydunuz?
|